Antik Roma’da, serveti ve gösterişiyle tanınan azatlı Trimalchio’nun verdiği görkemli ziyafetlerde masalar kurulur, yemekler getirilir, şaraplar sunulur; hizmetçiler birbiri ardına tabaklar taşır, konuklar yer, içer, Trimalchio’nun servetini sergileyen bu gösteriyi izlerdi. Petronius’un Satyricon‘unda anlatılan bu ziyafetler, zenginliğin neredeyse bir gösteri sanatına dönüştüğü taşkın sofralardı.
Ziyafetlerin birinde boyunlarına etiketler asılmış büyük şarap şişeleri getirildi. Etiketlerde şarabın Opimius döneminden, yüz yıllık olduğu yazıyordu. Trimalchio şişelere bakıp, bir şarabın bile insan ömründen daha uzun yaşayabilmesine şaşırdı.
Derken sofranın en gösterişli anında masaya gümüş bir iskelet bıraktırdı. Figür hareket ettirildi; eklemleri kıvrılıp masanın üzerinde farklı şekillere girdi. Ziyafet sürerken ölüm, sofranın bir parçası hâline geldi.
Trimalchio iskelete bakarak şiir okumaya başladı:
“Talihsiz ölümlüler, hayatımız ne ince bir ipe bağlı!
Öldüğümüzde hepimiz bu iskelet gibi olacağız.
Öyleyse, yaşayabildiğimiz sürece neşeyle yaşayalım.”
Ziyafetin ilerleyen bölümünde Trimalchio bu kez kendi ölümünü konuşmaya başladı. Vasiyetini herkesin önünde okuttu, ardından dostu ve mezar ustası Habinnas’a dönerek ölümünden sonra yapılacak mezarı tarif etti. Heykelinin nasıl duracağını, hayatından hangi sahnelerin mezarına işleneceğini, adının nasıl görünür kılınacağını anlattı. Hatta mezarına bir güneş saati konulmasını istedi; böylece zamanı öğrenmek için duran kişi, istemese bile onun adını okuyacaktı.
Derken ziyafet salonu bir anda cenaze evine dönüştü.
Trimalchio ağladı.
Karısı Fortunata ağladı.
Mezarını yapacak usta Habinnas ağladı.
Ev halkı ağladı.
Ve bütün bu tuhaf yas sahnesinin ortasında Trimalchio bir anda yeniden hayata döndü:
“Hepimiz öleceksek, yaşarken yaşayalım.”
Trimalchio birkaç dakika önce herkese ölümü hatırlatan gümüş iskeleti masaya koydurmuş, ölüm üzerine bir şiir okumuş, ardından kendi cenazesini ve mezarını anlatmıştı. Şimdi ise aynı ölümün karşısında hayatı bütün zevkleriyle yaşamak gerektiğini söylüyordu.
İlk bakışta Trimalchio’ya özgü görünen bu tutum aslında daha eski ve daha geniş bir insanlık hâline işaret eder. İnsan öleceğini bilir; ister istemez kendi hayatının ardından neyin kalacağını da düşünür.
Robert Jay Lifton ve Eric Olson’ın 1974’te yayımladıkları Living and Dying kitabında geliştirdikleri sembolik ölümsüzlük kavramı, bu arayışı anlamak için bir çerçeve sunar. Onlara göre insan, ölümün gerçekliğini inkâr etmeden de kendisini kendi ömründen daha uzun süren bir sürekliliğin parçası olarak görebilir.
Kimi için bu süreklilik çocuklarında ve gelecek kuşaklardadır. Kimi için geride bıraktığı eserlerde ve başkaları üzerindeki etkisinde. Kimi içinse ölümün ardından süreceğine inandığı başka bir varoluştadır.
Lifton ve Olson’ın çerçevesinde bunlar biyolojik/biyososyal, yaratıcı ve teolojik süreklilik olarak karşımıza çıkar.
Biyolojik/Biyososyal Süreklilik
En temel biçim, insanın kendisini kendisinden sonra gelecek hayatla ilişkilendirmesidir.
İlk akla gelen çocuklardır. Fakat bu yalnızca genlerin aktarılması değildir. Aile, akrabalık ve kişinin kendisini ait hissettiği daha geniş toplumsal bağlar da bu sürekliliğin parçasıdır.
Bir çocuk babasından yalnızca göz rengini almaz. Bir kelimeyi, bir aile hikâyesini, bir alışkanlığı, bir davranış biçimini de taşıyabilir.
Yıllar sonra o çocuk, babasının kendisine öğrettiği bir sözcüğü kendi çocuğuna söylediğinde, ortada yalnızca bir hatıra yoktur.
Bir insanın hayatından küçük bir parça başka bir hayatta devam etmektedir.
Buradaki ölümsüzlük, insanın fiziksel olarak yaşamaya devam etmesi değildir.
Kendisinden sonra gelen hayatın içinde kendisinden bir şeyin kalmasıdır.
Yaratıcı Süreklilik
İkinci yol çocuklardan değil, üretimden geçer.
İnsan düşünceler, kitaplar, sanat eserleri, bilimsel çalışmalar, kurumlar ve başka insanların hayatlarını değiştiren davranışlar üretir. Bunların bazıları, onları üreten kişiden daha uzun yaşayabilir.
Lifton ve Olson yaratıcı sürekliliği özellikle öğretme, yazma ve sanat üretme gibi faaliyetlerle ilişkilendirir. Burada önemli olan eserin büyüklüğünden çok, insanın kendi yaşamının ötesine geçen bir etki yaratabilmesidir.
Franz Kafka bunun güçlü bir örneğidir.
Kafka 1924’te öldüğünde eserlerinin önemli bir bölümü henüz yayımlanmamıştı. Yakın arkadaşı Max Brod’dan yayımlanmamış çalışmalarını yok etmesini istemişti. Brod bu isteği yerine getirmedi. Kafka’nın ölümünden sonra eserleri yayımlandı ve başka insanların hayatlarında yaşamaya devam etti.
Kafka artık yaşamıyordu.
Ama eserleri yaşamaya devam ediyordu.
İnsan bazen adını değil, etkisini miras bırakır.
Teolojik Süreklilik
Üçüncü yol daha farklıdır.
İnsan bu kez kendisinden sonra birinin yaşamasını ya da bir eserinin kalmasını beklemez.
Ölümün kendisini nihai son olarak görmez.
Teolojik süreklilik, insanın ölümden sonra varlığın devam edeceğine ilişkin dinsel inançları kapsar. Ahiret, diriliş ve ölümden sonra başka bir varoluş biçiminin bulunması bunun farklı ifadeleridir.
Antik Mısır bunun çarpıcı örneklerinden biridir.
Ölen kişinin bedeni mumyalanır. Adı mezar duvarlarına yazılır. Eşyaları onunla birlikte gömülür. Ölümden sonraki varoluş için ihtiyaç duyacağı düşünülen şeyler hazırlanır.
Ölüm vardır. Ama son olmak zorunda değildir.
Trimalchio’nun isteği de buydu.
Ziyafetin ortasında masaya bir iskelet koydurmuştu.
Ardından kendi cenazesini konuşmuş, mezarını tarif etmiş, adının nasıl görüneceğini düşünmüş, hatta mezarının yanından geçenlerin zamanı öğrenirken onun adını da görmesini istemişti.
Öleceğini biliyor, fakat ölümünden sonra neyin kalacağını da tasarlamaya çalışıyordu.
Mezarını düşündü.
Adını düşündü.
Heykelini düşündü.
Hayatından hangi sahnelerin kalacağını düşündü.
Fakat yaklaşık iki bin yıl sonra geriye baktığımızda tuhaf bir şey görüyoruz.
Trimalchio’nun serveti yok.
Yüz yıllık şarabı çoktan tükenmiş.
Mezarının nasıl göründüğünü bile bilmiyoruz.
Ama hikâyesi hâlâ burada.
Üstelik Trimalchio’nun kendisi için tasarladığı mezar, heykel ve anıtlar değil, ölüm karşısındaki tutumu bize kadar ulaştı.
Mezarından geriye mezarı kalmadı; fakat kendi ömrünü aşma arzusu, iki bin yıl sonra hâlâ anlatılan bir hikâyeye dönüştü.
İnsanın ölüm karşısında kendisine bir devamlılık aramasının adı belki de budur: Sembolik Ölümsüzlük.

Yorum bırakın