18 Kasım 1883.
Amerika Birleşik Devletleri’nde o gün milyonlarca insan saatini yeniden ayarladı.
Demiryolları ülkeyi birbirine bağlıyordu. Fakat her şehrin kendi yerel saatini kullanması, trenlerin aynı çizelgeye göre hareket etmesini giderek zorlaştırıyordu. Bir şehirde öğlen olan saat, birkaç kilometre ötede henüz öğlen olmayabiliyordu. Demiryolları için bu küçük farklar artık yalnızca bir merak konusu değildi; seferlerin ve bağlantıların aynı zaman düzenine bağlanmasını gerektiren pratik bir sorundu.
18 Kasım 1883’te demiryolu şirketleri Amerika’yı dört zaman dilimine ayırdı. Şehirlerin saatleri aynı sisteme göre ayarlandı. Bazı yerlerde insanlar saatlerini ileri, bazılarında geri aldı. O gün daha sonra “The Day of Two Noons” diye anılacaktı.
Dışarıdan bakıldığında yapılan şey basitti:
Saatler eşitlendi.
Fakat değişen yalnızca saat değildi.
İnsanların aynı anda hareket edebilmesi için önce aynı zamanı paylaşmaları gerekiyordu. Zaman, güneşin gökyüzündeki konumuna bakılarak öğrenilen yerel bir bilgi olmaktan çıkıyor; trenlerin uyduğu, işçilerin takip ettiği, şehirlerin aynı çizelgeye bağlandığı ortak bir düzene dönüşüyordu.
Bu küçük tarihsel olay, modern hayatın daha büyük bir dönüşümünün ipucunu veriyordu: İnsan zamanı ölçmeye başladığında, zaman da insanı ölçmeye başlayacaktı.
Her Çağ Kendi İnsanını Üretir
Tarih yalnızca devletlerin, savaşların ve teknolojilerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanın kendisini nasıl tanımladığının da tarihidir. Çünkü her çağ, kendi kurumlarını kurarken kendi insan tipini de üretir.
Antik Yunan’da insan, aklı sayesinde diğer canlılardan ayrılan bir varlıktı. Aristoteles onu “politik hayvan” olarak tanımlarken, insanın ancak başkalarıyla birlikte yaşayarak yetkinleşebileceğini savunuyordu. Aydınlanma düşüncesi insanı, geleneklerden ve otoritelerden bağımsız karar verebilen özerk bir özne olarak gördü. Sanayi çağında dikkatler emeğe yöneldi; insan, doğayı dönüştüren ve üreten bir varlık olarak tanımlandı. İktisat bilimi ise uzun süre kararlarını rasyonel hesaplarla veren Homo economicus modelini merkeze aldı.
İnsanın tanımı değiştikçe, ondan beklenen de değişti.
Bugünün insanını anlamak için bu tanımlara bir ölçü daha eklemek gerekiyor: “Zaman“
Ortaçağ kentlerinde zaman, güneşin hareketi, mevsimler ve kilise çanlarıyla deneyimleniyordu. Mekanik saat şehir kulelerine çıktığında ise zaman gökyüzünden koparak insanların karşısına kadranın üzerinde çıktı. Gün artık yalnızca sabah, öğle ve akşamdan oluşmuyordu; saatlere, dakikalara ve giderek daha küçük zaman parçalarına bölünüyordu.
Amerikalı tarihçi ve düşünür Lewis Mumford, modern uygarlığın kurucu teknolojisini anlatırken bu nedenle buhar makinesinden önce mekanik saate dikkat çeker. Ona göre saat, modern endüstriyel çağın temel makinelerinden biriydi; çünkü zamanı ölçülebilir, bölünebilir ve düzenlenebilir hâle getirmişti.
Saat, fabrikadan önce gelmişti.
Fabrika da büyük ölçüde saatin kurduğu düzenin içine yerleşti.
Sanayi çağında çalışma artık yalnızca bir işi yapmak anlamına gelmiyordu. İşin ne kadar zamanda yapıldığı da önem kazanıyordu. Frederick Winslow Taylor’ın zaman ve hareket çalışmalarıyla işçinin hareketleri ölçülebilir parçalara ayrıldı. Henry Ford’un 1913’te Highland Park’ta geliştirdiği hareketli montaj hattı ise üretimi belirli bir ritme bağladı.
İşçi artık yalnızca işi tamamlamıyordu.
Bandın hızına yetişiyordu.
Yorgunluk Topluluğu
İnsan da bir süre sonra yalnızca dünyanın hızına yetişmeye çalışmaz.
Kendi hızını artırmaya başlar.
Çalışmanın mekândan kurtulması bu dönüşümü daha da ileri taşıdı. Fabrikanın kapısı kapandığında çalışma günü büyük ölçüde sona erebiliyordu. Bilgisayar ve telefonla birlikte iş eve, yola, tatile, hatta yatağın başucuna kadar taşındı.
Ama asıl değişiklik yalnızca işin mekândan kurtulması değildi.
Hız, insanın kendi hayatını değerlendirdiği ölçüye dönüştü.
İnsan artık yalnızca “İşimi yaptım mı?” diye sormuyordu.
“Daha hızlı yapabilir miydim?”
“Daha fazlasını yapabilir miydim?”
“Bugünü daha verimli kullanabilir miydim?”
Bu sorular farklı insanların hayatlarında aynı biçimde ortaya çıkmasa da aynı baskıyı üretiyordu: Günün yetmemesi.
Birinin yorgunluğu işten, diğerinin bakım yükünden, bir başkasının sürekli değişen hedeflerden kaynaklanabilir. Fakat hepsinin altında ortak bir deneyim beliriyordu:
Yapılacaklar bitmiyor, zaman yetmiyor ve insan kendisini sürekli geride kalmış hissediyordu.
İşte burada bireysel yorgunluk, toplumsal bir deneyime dönüşmeye başlar.
İnsanlık tarihi boyunca insanlar yoruldu. Fakat bugünün yorgunluğunu farklılaştıran şey yalnızca daha fazla çalışmak değildir.
İnsanın dinlenirken bile yetişmesi gereken bir şey olduğunu düşünmesidir.
Bir doktor nöbetten çıkar. Bir yönetici toplantıdan diğerine geçer. Bir akademisyen makalesini bitirirken yeni bir teslim tarihi alır. Bir öğrenci bir sınavı tamamlar, sıradaki sınava hazırlanır. Bir girişimci günü kapatırken ertesi günün yapılacaklarını düşünür.
Meslekleri farklıdır.
Hayatları farklıdır.
Yorgunluklarının nedeni farklıdır.
Ama gece olduğunda aynı cümle akıllarından geçebilir:
“Bugün de yetişmedi.”
Onları bir araya getiren ortak bir kimlik değildir. Aynı mesleği yapmaları ya da aynı sınıfa ait olmaları da gerekmez.
Aynı hayatı yaşamazlar; fakat aynı baskıyı tanırlar.
Burada yeni bir toplumsal biçim ortaya çıkar:
Yorgunluk Topluluğu.
Bu bir kimlik topluluğu değildir.
Bir deneyim topluluğudur.
İnsanları birbirine bağlayan şey aynı işi yapmaları değil, aynı zaman düzeninin içinde yaşamalarıdır. Toplantılar, mesajlar, bildirimler, teslim tarihleri, hedefler ve bitmeyen yapılacaklar listesi farklı hayatların içine aynı beklentiyi taşır:
Daha hızlı ol. Daha üretken ol. Geride kalma.
Bir toplumda herkes yorgunsa, yorgunluk bir süre sonra olağan görünmeye başlar. İnsanlar yorgun oldukları için düzeni sorgulamak yerine, yorgunluğa dayanmayı öğrenirler.
Yorgunluğun Psikolojik Bedeli
Bu yorgunluk bir süre sonra yalnızca bedende hissedilmez. İnsan günün sonunda ne kadar çalıştığını değil, geride ne kadar iş kaldığını görmeye başlar.
Sorun burada değişir: İnsan artık yalnızca işlerin ağırlığından değil, işlerin hiçbir zaman bitmeyeceği duygusundan yorulur.
Yetişememe Duygusu
İşler tamamlanır; fakat tamamlanmışlık hissi gelmez.
Bir e-posta gönderilir, başka biri gelir. Bir proje biter, yenisi başlar. Bir hedefe ulaşılır, hemen arkasından daha yüksek bir hedef belirir.
Böylece günün sonunda yapılanlar değil, yapılamayanlar görünür hâle gelir.
İnsan kendisine artık “Bugün ne yaptım?” diye sormaz.
“Bugün neyi yetiştiremedim?”
Bunun yarattığı ilk duygu başarısızlık değil, huzursuzluktur. Gün bitmiştir ama zihinde gün tamamlanmamıştır. İş bırakılmıştır; fakat tamamlanmamış işler zihinde açık kalır.
Bir süre sonra bu duygu yalnızca yoğun günlerde değil, sıradan günlerde de ortaya çıkmaya başlar:
“Yine yetişmedi.”
Yetişememe duygusu sürekli tekrarlandığında, mesele artık yalnızca zaman yönetimi olmaktan çıkar. İnsan kendi performansını izlemeye başlar.
Öz-Değerin Performansa Bağlanması
İnsan bir süre sonra yaptığı işi yalnızca yaptığı iş olarak görmemeye başlar.
İyi geçen bir gün, kendisi hakkında iyi hissetmesini sağlar. Verimsiz geçen bir gün ise yalnızca işlerin aksadığı anlamına gelmez; kendisinin de yetersiz kaldığı duygusunu doğurabilir.
Böylece performans ile öz-değer arasındaki mesafe daralır.
“Ne yaptım?” sorusu yavaş yavaş başka bir soruya dönüşür:
“Ne kadar değerliyim?”
Artık insan yalnızca işini değerlendirmiyordur.
Kendisini değerlendiriyordur.
Başlangıçta yalnızca bir günün kötü geçtiğini düşünür:
“Bugün iyi çalışamadım.”
Fakat bu düşünce zamanla daha kişisel bir hükme dönüşebilir:
“Ben yeterince iyi değilim.”
İnsan kendisini performansından ayırmakta zorlandıkça, dinlenmek de güçleşir. Çünkü durduğu anda yalnızca işini değil, kendisi hakkındaki olumlu değerlendirmeyi de kaybedecekmiş gibi hissedebilir.
Suçluluk ve Dinlenememe
İnsan yorulduğu için dinlenmek ister; fakat dinlenirken yapabileceği işleri düşünür.
Bir saat hiçbir şey yapmadan oturduğunda, o saatte yapılabilecek işler zihninde belirir. Hafta sonu geldiğinde ertelenmiş görevler akla gelir. Tatildeyken yapılacaklar listesi zihnin bir köşesinde durur.
Boş zaman artık yalnızca boş zaman değildir; kullanılmamış bir kapasite gibi görünür.
Bunun sonucu suçluluk ve huzursuzluktur.
İnsan dinlenirken bile kendisini sorgular:
“Şu anda başka bir şey yapıyor olmalı mıydım?”
Böylece dinlenmek, bedensel bir ihtiyaç olmaktan çıkar; hak edilmesi gereken bir ödüle dönüşebilir. İnsan yeterince çalışmadığını düşündüğü günlerde dinlenmeyi kendisine çok görür.
Tatil bile bazen yeniden çalışabilmek için yapılan bir hazırlığa dönüşür.
İnsan dinlenirken bile çalışmayı düşünüyorsa, sorun artık yalnızca çalışma süresinin uzunluğu değildir.
Çalışma mantığı, çalışma saatlerinin dışına taşmıştır.
Beden durur.
Zihin durmaz.
Zihnin sürekli açık kalması ise başka bir bedel yaratır: Dikkat giderek daha kolay bölünmeye başlar.
Dikkatin Parçalanması
Bir metin okunurken telefon titreşir. Bir e-posta yazılırken başka bir bildirim gelir. Bir toplantı bitmeden diğerinin hazırlığı başlar. İnsan aynı gün içinde onlarca küçük görev arasında gidip gelir.
Bu geçişlerin her biri kısa olabilir. Fakat zihin birinden diğerine geçerken yeniden yönelmek zorunda kalır.
Bir süre sonra insanın tek bir şey üzerinde kalabilme kapasitesi zayıflar.
Çok şey yapıyor gibi görünür; fakat hiçbir şeyin içinde yeterince uzun kalamaz.
Bunun içeriden nasıl hissedildiği tanıdıktır:
“Aklım hiçbir yerde durmuyor.”
Bir kitabın birkaç sayfasını kesintisiz okumak zorlaşabilir. Bir konuşmayı bütün dikkatiyle dinlemek güçleşebilir. Sessizlik ortaya çıktığında bile zihin bir sonraki işe geçebilir.
Böylece yorgunluk ile dikkat dağınıklığı birbirini beslemeye başlar:
Yorgunluk dikkati parçalar; parçalanmış dikkat zihni daha da yorar.
İnsan dinlenmek için durur; fakat zihinsel olarak hâlâ onlarca küçük işin arasında dolaşmaktadır.
Çaba sürer.
Fakat çabanın karşılığında alınan tatmin giderek azalır.
Tükenmişlik
Bu döngü uzadığında insan daha fazla çalıştığı hâlde daha az karşılık alıyormuş gibi hissetmeye başlayabilir.
Daha çok şey tamamlar, fakat daha az rahatlar. Bir başarı kısa süreli bir rahatlama sağlar; ardından yeni beklenti gelir. Önceden heyecan veren bir iş, zamanla yalnızca tamamlanması gereken bir göreve dönüşebilir.
Burada mesele artık yalnızca “çok yoruldum” değildir.
İnsan yaptığı işe karşı eski enerjisini, ilgisini ve tatmin duygusunu kaybetmeye başlayabilir.
İçeride oluşan duygu yalnızca yorgunluk değildir; duygusal boşluk ve mesafedir.
İnsan eskiden önem verdiği bir işin karşısında artık aynı heyecanı bulamaz. Başarı gelir ama sevinç kısa sürer. Bir görevin tamamlanması rahatlatır; fakat gerçek bir tatmin sağlamaz.
“Artık hiçbir şey eskisi kadar heyecan vermiyor.”
Tükenmişliğin kritik noktası buradadır: Çaba sürerken, çabanın anlamı ve ödülü zayıflamaya başlar.
İnsan daha fazla çalışmasına rağmen neden daha iyi hissetmediğini anlamakta zorlanır.
Ve burada yorgunluk, kişinin yaptığı iş hakkındaki düşüncesinden çıkıp kendisi hakkındaki düşüncesine yeniden dönmeye başlar.
Yetersizlik ve Depresif Çöküş
İnsan başlangıçta yalnızca bir işi yapamadığını düşünür:
“Yapamadım.”
Sonra bu cümle kendisine yönelir:
“Yapamıyorum.”
Bir süre sonra daha ağır bir hükme dönüşebilir:
“Demek ki yeterli değilim.”
Performans toplumunun paradoksu burada ortaya çıkar. İnsan sürekli olarak daha fazlasını yapabileceğine inandırılır. Fakat yapamadığında, sınırlarının varlığını kabul etmek yerine başarısızlığı kendisinde arayabilir.
Daha çok çalışmasına rağmen daha yetersiz hissedebilir.
Bu noktada umutsuzluk, çaresizlik ve kendine yönelik olumsuz değerlendirme ağırlaşabilir. Bu durum klinik depresyonla aynı şey değildir; ancak uzun süren tükenmişlik, başarısızlık ve yetersizlik duyguları depresif belirtilerle birlikte görülebilecek bir psikolojik tabloya eşlik edebilir.
Böylece başlangıçta yalnızca “yetişemiyorum” diyen insan, sonunda “yeterli değilim” demeye başlayabilir.
Yorgunluğun psikolojik zinciri burada tamamlanır:
Yetişememe → huzursuzluk → kendini performans üzerinden ölçme → yetersizlik → dinlenirken suçluluk → dikkatin parçalanması → tükenmişlik → umutsuzluk.
İnsanı tüketen yalnızca yaptığı işlerin ağırlığı değildir.
Kendisinden beklediği insanla olduğu insan arasındaki mesafedir.
Peki bu mesafeyi üreten hayat nasıl bir insan ortaya çıkarıyor?.
Homo Temporalis
Saatin ölçtüğü zaman önce emeğin ritmini belirledi; sonra hayatın.
İnsan artık yalnızca zamanı kullanmıyor; zaman tarafından biçimlendiriliyor.
Bu insan tipine Homo Temporalis diyebiliriz.
Zamanı kullanan insan değil; zamanın ölçüleriyle yaşayan insan.
Onun temel sorunu zamanın azlığı değildir.
Zamanın hiçbir zaman yeterli gelmemesidir.
Fakat insan tek başına bu düzeni değiştiremez. Çalışma kültürünü, kurumların performans beklentilerini ya da toplumun hızını bir gecede ortadan kaldıramaz. O hâlde mesele, bütün düzeni değiştirmekten önce, insanın bu düzenle kurduğu ilişkiye yeniden bakabilmesidir.
Oysa ki modern performans kültürünün bize unutturduğu bazı sorular, başka medeniyetlerin çok daha eski düşünce geleneklerinde zaten sorulmuştu.
Çin düşüncesindeki “Wu Wei“, çoğu zaman “eylemsizlik” diye çevrilir. Oysa mesele hiçbir şey yapmamak değildir. Daoist düşüncede daha çok, her sonucu zorlayarak elde etmeye çalışmamak ve gereksiz müdahaleden geri durabilmek fikrini taşır.
Bugünün çalışma hayatında bunun karşılığını görmek zor değil. Bir e-posta gelir ve hemen cevaplanır. Takvimde boşluk varsa yeni bir toplantı konur. Bir fırsat ortaya çıktığında kaçırılmaması gerektiği düşünülür. Bir iş yeterince iyi yapılmış olsa bile biraz daha iyisinin mümkün olduğu söylenir.
Modern insanın sorunu yalnızca çok şey yapmak değildir; yapılabilecek her şeyi yapması gerektiğine inanmasıdır.
Wu wei burada başka bir soru sordurur:
Her şeyi zorlamak zorunda mısın?
Japon estetiğindeki “Ma” ise boşluğa bakar. Kavram, yalnızca fiziksel boşluğu değil, iki şey arasındaki aralığı, zamanı, sessizliği ve duraklamayı da ifade eder. Japon sanatında ve mekân anlayışında boşluk, doldurulmayı bekleyen başarısız bir alan değildir; biçimin ve deneyimin bir parçası olabilir.
Bir mekânın her köşesinin eşya ile doldurulmadığını düşünün. Bir müzik parçasındaki sessizliği, bir tiyatro sahnesindeki duraklamayı, bir bahçede bilinçli olarak bırakılan boşluğu düşünün.
Boşluk burada eksiklik değildir.
Anlamın kurulmasına yardım eden aralıktır.
Modern hayat ise boşluğu çoğu zaman kapatılması gereken bir açık gibi görür. Takvimde boş bir saat varsa doldurulur. Yolculukta birkaç dakika varsa telefona bakılır. İki iş arasındaki kısa aralık bile başka bir işle kapatılır.
Her boşluğu doldurmak zorunda değilsin.
Budist düşünce aynı meseleye arzudan ve tutunmadan yaklaşır. İnsan yalnızca dışarıdan gelen talepler yüzünden değil, kendi arzularını sürekli büyüttüğü için de huzursuz olabilir. İstenen şey elde edildiğinde rahatlama kısa sürer; ardından yeni bir istek ortaya çıkar.
Bir terfi gelir, ardından daha yüksek bir pozisyon istenir. Daha yüksek gelir elde edilir, ardından daha yüksek bir yaşam standardı belirir. Bir hedef tamamlanır, yenisi başlar.
Sorun hedef sahibi olmak değildir.
Sorun, insanın huzurunu sürekli olarak bir sonraki hedefe bağlamasıdır.
Burada Budist düşüncenin bıraktığı soru şudur:
Her arzunun peşinden gitmek zorunda mısın?
Tasavvufun “Kanaat” anlayışı ise meseleyi yeterlilik üzerinden düşünür. İnsan kendisini sürekli sahip olmadıklarıyla ölçtüğünde, elindekiler çoğalsa bile yeterlilik duygusu ortaya çıkmayabilir.
Bir insanın geliri artar; beklentileri de artar. Bir hedefe ulaşır; yeni bir karşılaştırma başlar. Başkasının hayatı, kendi hayatının eksiklerini gösteren bir cetvele dönüşebilir.
Kanaat burada çalışmayı ya da hedef sahibi olmayı reddetmek değildir. Daha temel bir sorudur:
İnsan kendisini ne zaman yeterli sayacaktır?
Modern performans kültüründe bu eşik sürekli ileri taşınabilir.
Kanaatin hatırlattığı şey tam burada önem kazanır:
Her sahip olmadığının peşinden koşmak zorunda değilsin.
Bu düşünceler birbirinin aynısı değildir. Wu wei Daoist bir eylem anlayışıdır; ma Japon estetik ve kültürel düşüncesinde aralık ve boşluğun önemini anlatır; Budizm arzunun ve tutunmanın insanın huzursuzluğundaki rolünü farklı bir çerçevede ele alır; tasavvuftaki kanaat ise insanın sahip olduklarıyla ve nefsiyle ilişkisini manevi bir bağlamda düşünür. Fakat hepsi modern performans kültürünün karşısına güçlü bir soru bırakır:
İnsan yapabileceği her şeyi yapmak zorunda mıdır?
Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumunda işaret ettiği çıkış da burada önem kazanır. Han, performansın karşısına daha iyi performansı koymaz. Sürekli eylemin karşısına tefekkürü, derin dikkati ve yapmama kapasitesini çıkarır. İnsan için yalnızca “yapabilmek” değil, yapmamayı bilmek de bir yetenektir.
Çünkü performans toplumunun en güçlü cümlesi şudur:
“Yapabilirsin.”
İlk bakışta bu bir özgürlük cümlesidir.
Fakat sınırı olmadığı için başka bir baskıya dönüşebilir.
Daha çok çalışabilirsin.
Daha çok öğrenebilirsin.
Daha çok üretebilirsin.
Daha ileri gidebilirsin.
Ve insan bir süre sonra şunu unutabilir:
Yapabilmek, yapmak zorunda olmak değildir.
Belki de özgürlüğün bugün yeniden öğrenmemiz gereken biçimi budur:
Yapmayabilirsin.
Belki de Yorgunluk Topluluğu’ndan çıkış, daha fazla şeyi nasıl yapacağımızı öğrenmekle başlamaz.
Her yapabileceğimizi yapmak zorunda olmadığımızı hatırlamakla başlar.

Yorum bırakın