https://hbrturkiye.com/yazar/semih-kacar
Almanya’da bir lise müdürünün her eğitim yılı başında öğretmenlerine gönderdiği söylenen bir mektup vardır. Mektupta şu satırlar yer alır:
“Bir Nazi toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim.
İyi yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odalarını,
İyi yetiştirilmiş doktorların öldürdüğü çocukları,
Eğitimli insanların işlediği insanlık suçlarını gördüm.
Bu yüzden eğitimden kuşku duyuyorum.
Sizden ricam, öğrencilerinizin insan olmasına yardım edin.”
Çoğumuz büyük felaketlerin cehaletten beslendiğine inanırız. Daha fazla eğitim. Daha fazla uzmanlık. Daha fazla bilgi. Bunların bizi daha iyi kararlar almaya yaklaştıracağını varsayarız. Oysa modern tarihin en büyük yıkımlarının önemli bir bölümü, bilgisizlikten değil; yüksek eğitimli, yetkin ve görev bilinciyle hareket eden insanların eliyle gerçekleşmiştir.
Bu nedenle asıl soru bilgiyle ilgili değildir. Asıl soru: İnsanlar neyin doğru olduğunu bildikleri hâlde, nasıl olur da yanlış olanın bir parçası hâline gelirler?
Eğitim insanı daha yetkin kılabilir. Ancak daha ahlaklı kılmayı garanti etmez. Çünkü insan davranışını belirleyen şey yalnızca ne bildiği değil; bildiği şeyle ne yaptığıdır. Ve bazen insanlar, doğru olduğunu bildikleri şeyleri karar anında görmezden gelebilirler.
Sessiz Kopuş
İnsanlar genellikle yanlış davranışları bir anda benimsemezler. Hiç kimse bir sabah uyanıp ahlaki ilkelerinden vazgeçmeye karar vermez. Süreç çok daha sessiz ilerler. Önce küçük bir taviz verilir. Sonra o taviz açıklanır. Daha sonra açıklama gerekçeye dönüşür. Bir süre sonra ise gerekçe, davranışın kendisinden daha görünür hâle gelir.
Psikoloji literatürü bu süreci “ahlaki kayıtsızlık” (moral disengagement) olarak adlandırır. Albert Bandura’ya göre ahlaki kayıtsızlık, bireyin yanlış olduğunu bildiği bir davranışı sürdürürken, o davranışla arasındaki ahlaki yüzleşmeyi zihinsel yollarla askıya alabilmesidir.
Burada dikkat çekici olan şey, insanların vicdanlarını kaybetmeleri değildir. Tam tersine. Vicdanlarının sesini bastırabilecek kadar güçlü gerekçeler üretebilmeleridir. Ahlaki kayıtsızlık bu nedenle açık bir ahlaksızlık biçimi değildir. Daha çok ahlakın sessizce devreden çıkarılmasıdır.
Davranış değişmez.
Sonuç değişmez.
Değişen tek şey, davranışın zihindeki anlamıdır.
İnsanlar sergiledikleri davranışı değiştirmez bunun yerine gösterdikleri davranış hakkında anlattıkları hikâyeyi değiştirirler.
Kişi yaptığı şeyi artık ahlaki bir sorun olarak görmek zorunda hissetmez.
Onu kaçınılmaz olarak görür.
Normal olarak görür.
Hatta çoğu zaman gerekli olarak görür.
Ve sonucunda yanlış ortadan kalkmaz yalnızca adı değişir.
Yanlış Nasıl Normalleşir?
Ahlaki kayıtsızlık büyük kırılmalarla başlamaz. Genellikle bir cümleyle başlar.
“Başka seçeneğimiz yoktu.”
“Sistem böyle çalışıyor.”
“İşin gereği buydu.”
“Herkes aynı şeyi yapıyor.”
“Zaten karar verilmişti.”
Bu cümleler masum görünür.
Fakat ortak bir işlevleri vardır.
İnsanı yaptığı şeyin ahlaki sonuçlarından uzaklaştırırlar.
Bandura’ya göre ahlaki kayıtsızlık tam da bu noktada devreye girer. İnsanlar çoğu zaman yanlış olanı savunarak değil, onu yeniden tanımlayarak vicdanlarıyla aralarına mesafe koyarlar. Çünkü insan zihni gerçekle değil, çoğu zaman ona verdiği anlamla ilişki kurar.
Bu yüzden “işten çıkarma” bir gecede “yeniden yapılanma”ya dönüşebilir.
“Etik ihlal” bir “uyum sorunu” olarak yeniden adlandırılabilir.
Dil değiştiğinde sonuç değişmez. Ancak sonucun yarattığı ahlaki rahatsızlık azalır. Bir süre sonra sorumluluk kişiden sisteme devredilir. Ortaya çıkan risk ve zarar sıradanlaştırılır.
Kurumlar Neden Körleşir?
Ahlaki kayıtsızlığın en tehlikeli tarafı, kötü insanlar gerektirmemesidir. Tam tersine. Bu süreç çoğu zaman iyi insanların bulunduğu kurumlarda ortaya çıkar. Çünkü kurumlar niyetleri değil, sonuçları ödüllendirir.
Performansı ödüllendirir.
Hedefleri ödüllendirir.
Başarıyı ödüllendirir.
Ve zamanla şu soru sessizce geri plana çekilir: “Bu doğru mu?”
Yerine başka bir soru geçer: “Hedefe ulaştık mı?”
İşte ahlaki kayıtsızlık ile örgütsel körlüğün kesiştiği nokta burasıdır. Bir kurumun etik açıdan en tehlikeli anı kriz yaşadığı zaman değildir. En tehlikeli an, her şeyin yolunda göründüğü zamandır. Çünkü insanlar yanlış kararları genellikle başarısız olduklarında değil, başarılı olduklarında sorgulamayı bırakırlar.
Toplantılar yapılır.
Raporlar hazırlanır.
Performans göstergeleri yükselir.
Hedefler gerçekleşir.
Her şey normal görünür.
Ancak tam da bu sırada ahlaki değerlendirme karar denkleminden sessizce çıkmış olabilir.
Normalleşen Yanlış
Almanya’daki lise müdürünün mektubu aslında sadece eğitim hakkında değildir.
Liderlik hakkındadır.
Yönetim hakkındadır.
İnsan doğası hakkındadır.
Ve her dönemde geçerliliğini koruyan rahatsız edici bir gerçeği hatırlatır:
İnsanlar çoğu zaman yanlış yaptıkları için ahlaki kayıtsızlaşmazlar. Ahlaki kayıtsızlaştıkları için yanlış yapmaya devam ederler.
Bir kurumun ahlaki çöküşü, yanlışın ilk kez yapıldığı gün başlamaz. Yanlışın ilk kez normal kabul edildiği gün başlar. Çünkü birçok kurumsal sorun, yanlış kararlarla değil; yanlışların zamanla sorgulanmamasıyla büyür.
Belki de gerçek liderlik, yanlışın ilk kez yapıldığı anı değil; ilk kez normal göründüğü anı fark edebilmektir.

Yorum bırakın