Yaşadığınız Şehirde Sizin de Bir Üçüncü Mekânınız Var mı?

Ev…

İş…

Peki ya üçüncü mekân?

Sosyolog Ray Oldenburg, insanların yalnızca yaşadığı ve çalıştığı yerlerin dışında bir yere daha ihtiyaç duyduğunu söyler. Ev birinci mekândır. İş ikinci. Bunların arasında ise insanların düşünmek, tartışmak, dostluk kurmak ve birbirlerinden öğrenmek için bir araya geldiği üçüncü mekânlar vardır.

17. yüzyıl Londra’sında kahvehaneler, üçüncü mekân fikrinin en dikkat çekici örneklerinden biriydi.

Hatta dönemin insanları onlara ilginç bir ad vermişti:

Penny Universities.

 Üniversite deniyordu.

Ama ne kampüsü vardı…

Ne amfisi…

Ne de diploması…

İçeri girmek için tek gereken şey bir penny ödemekti. Penny, İngiltere’de yüzyıllar boyunca kullanılan en küçük para birimlerinden biridir.

“Bir fincan kahve fiyatına, tüccarlarla, denizcilerle, hukukçularla, hekimlerle, yazarlarla ve bilim insanlarıyla aynı masaya oturabiliyordunuz. İngiliz yazar Ned Ward, 1700 yılında yayımladığı The London Spy adlı eserinde bu yüzden Londra kahvehanelerini “Penny Universities” diye anıyordu.

Bir denizci okyanusu biliyordu.

Bir hukukçu sözleşmeleri.

Bir matematikçi olasılıkları.

Bir tüccar ticareti.

Hiçbiri tek başına yeterli değildi. Asıl değer, bu bilgilerin aynı masada karşılaşabilmesiydi.

Penny Universities’i sıra dışı kılan, farklı mesleklerin aynı masada buluşması değil; farklı bilgi ve tecrübelerin birbirini dönüştürebilmesiydi.

Samuel Pepys, günlüklerinde Londra kahvehanelerinden sık sık söz eder. Onun satırlarında kahvehaneler yalnızca kahve içilen yerler değildir; haberlerin yayıldığı, siyasetin tartışıldığı, ticaretin konuşulduğu ve şehrin nabzının attığı buluşma noktalarıdır.

O yıllarda birçok kahvehanede gazeteler zincirlenirdi.

Gazeteler pahalıydı; bir kahvehanenin en önemli çekim unsurlarından biriydi. Bu yüzden gün boyunca kahvehanede kalmaları istenirdi.

İnsanlar yalnızca haber okumaya gelmiyordu.

Okuduklarını tartışmaya da geliyordu.

Aynı haber, farklı mesleklerden insanların elinde farklı anlamlar kazanıyordu.

Londra’daki bazı kahvehaneler zamanla belirli çevrelerin doğal buluşma noktalarına dönüştü.

Edward Lloyd’un Tower Street’teki kahvehanesi bunlardan biriydi.

Gemi sahipleri, kaptanlar, tüccarlar ve deniz sigortasıyla ilgilenen insanlar burada buluşuyor; yeni gelen gemilerin haberlerini paylaşıyor, deniz yollarını, yükleri ve seferlerin taşıdığı riskleri birlikte değerlendiriyordu.

Edward Lloyd yalnızca bir kahvehane işletmiyordu. Gemileri için güvence arayanlarla, bu riski üstlenmeye hazır olanlar da aynı masalarda buluşuyordu. Bilgi, güven ve sermaye aynı masanın etrafında buluşuyordu.

Lloyd’s da bugün kendi tarihini, 1680’lerde Thames kıyısındaki bu kahvehanede başlayan bir hikâye olarak anlatıyor. Böylece küçük bir kahvehanede başlayan sohbetler, zamanla dünyanın en köklü sigorta kurumlarından birinin temelini oluşturdu.

Londra kahvehanelerinin etkisi ise İngiltere ile sınırlı kalmadı.

Genç bir matbaacı olan Benjamin Franklin, Londra’da tanıdığı bu sohbet kültürünü Amerika’ya taşıdı.

1727’de kurduğu Junto Club, zanaatkârların, tüccarların, matbaacıların ve farklı mesleklerden insanların her hafta bir araya geldiği bir tartışma topluluğuydu.

Toplantılarda yalnızca kitaplar ya da siyaset konuşulmuyordu.

Şehrin sorunları ele alınıyor, çözüm önerileri geliştiriliyordu.

Bu sohbetlerden zamanla Amerika’nın ilk abonelik kütüphanesi, ilk gönüllü itfaiyesi ve birçok sivil girişim doğdu.

Ray Oldenburg buna yüzyıllar sonra “üçüncü mekân” adını verdi.

Londra’da ise insanlar ona çok daha önce başka bir isim vermişti: Penny Universities.

Çünkü bazen bir masanın etrafında başlayan bir sohbet…

Bir sigorta kurumunun temellerini atabilir.

Bir kütüphaneye ilham verebilir.

Bir şehrin sorunlarına çözüm üretebilir. Ya da tek bir insanın dünyaya bakışını değiştirebilir.

Kaynaklardan bazıları: Ray Oldenburg (The Great Good Place), Samuel Pepys’in Günlükleri, Ned Ward (The London Spy), Benjamin Franklin’in Autobiography ve Lloyd’s of London tarih arşivi.

Yorum bırakın